İçeriğe Atla
Mustafa Erbay
Yaşam · 4 dk okuma · görüntülenme Read in English
100%

Yıllar İçinde Çöpe Attığım Teknolojiler

20 yıllık sistem mimarisi tecrübemle, kariyerimde 'bu işe yaramazmış' dediğim teknolojileri ve nedenlerini paylaşıyorum. Pragmatik bir bakış açısıyla.

Geçmişteki teknoloji çöplerini temsil eden stilize edilmiş bir çöp kutusu illüstrasyonu.

Kariyerimin En Pahalı Hatası Bir Kod Satırı Değildi, Bir “Evet”ti

Yıllar içinde sistem mimarisi, network ve kurumsal yazılım geliştirme alanlarında 20 yılı geride bıraktım. Bu süre zarfında onca teknolojiye “merhaba” dedik, bazılarından ise “hoşça kal” demek zorunda kaldık. Hepimiz kariyerimizde bir noktada, bir teknolojinin peşinden koşup sonra “bu boşa kürek çekmekmiş” dediğimiz anlar yaşamışımdır. Benim için bu durum, bir zamanlar büyük umutlar bağladığım, hatta ciddi yatırımlar yaptığım bazı yaklaşımları çöpe atmak anlamına geldi. Bu yazıda, doğrudan deneyimlerimden yola çıkarak, neden bazı popüler trendlerin aslında işe yaramadığını veya zamanla geçerliliğini yitirdiğini anlatacağım. Amacım, kimseyi küçümsemek değil, aksine hepimizin yaşadığı bu teknoloji evrimini pragmatik bir gözle değerlendirmek.

Bu yolculukta karşılaştığım ve “keşke hiç bulaşmasaydım” dediğim pek çok şey oldu. Bazen bir teknoloji, vaat ettiği potansiyeli sunamadı; bazen de benim onu anlama veya uygulama şeklim yetersiz kaldı. Önemli olan, bu hatalardan ders çıkarıp ilerlemeye devam etmek. Şimdi gelin, benim çöpe attığım teknolojilere ve bu kararların ardındaki gerçeklere bir göz atalım.

”Her Şey İçin Tek Bir Veritabanı” Efsanesi ve Gerçekleri

Kariyerimin ilk yıllarında, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde karşılaştığım en yaygın yaklaşımlardan biri, tüm uygulamaların tek bir devasa veritabanına bağlanmasıydı. Bu, başlangıçta basit ve yönetimi kolay görünüyordu. Ancak zamanla, farklı iş yüklerinin aynı veritabanını paylaşmasının yarattığı sorunlar kendini göstermeye başladı. Bir uygulamanın yoğun işlem yapması, diğerlerinin performansını doğrudan etkiliyordu.

Örneğin, bir üretim ERP’si üzerinde çalışırken, envanter takibi yapan bir modülün aşırı yoğunluğu, aynı veritabanını kullanan faturalandırma modülünün yavaşlamasına neden oluyordu. Bu durum, iş akışlarını sekteye uğratıyor ve ciddi zaman kayıplarına yol açıyordu. Daha da kötüsü, bir modüldeki schema değişikliğinin, farkında olmadan diğer modüllerde beklenmedik hatalara yol açabilmesiydi. Bu deneyim, bana “monolithic database” yaklaşımının, ölçeklenebilirlik ve izolasyon açısından ciddi zayıflıkları olduğunu öğretti.

Bu sorunlarla boğuşurken, her uygulamanın kendi veritabanına sahip olması gerektiği fikri benim için daha mantıklı gelmeye başladı. Elbette bu da kendi zorluklarını beraberinde getiriyordu; veri tutarlılığı, dağıtık işlemler ve karmaşık sorgular gibi. Ancak, bu zorluklar genellikle daha yönetilebilir ve izole edilebilirdi. Nihayetinde, bir zamanlar “her şeyi bir arada tutan” yaklaşım yerine, “her şeyi kendi yerinde tutan” bir mimariye evrildim. Bu, hem sistemin genel sağlığı hem de geliştirme süreçlerinin hızı açısından büyük bir iyileşme sağladı.

Dağıtık Sistemlerin “Sihirli Değneği”: Her Zaman İşe Yaramaz

Microservices mimarisi, son yıllarda teknoloji dünyasının gözdesi haline geldi. Ölçeklenebilirlik, esneklik ve bağımsız dağıtım gibi vaatleri kulağa çok hoş geliyor. Ben de kariyerimin belirli dönemlerinde bu yaklaşıma büyük bir ilgi duydum ve uygulamaya çalıştım. Ancak, özellikle ilk denemelerimde, bu mimarinin getirdiği karmaşıklığı hafife aldığımı fark ettim. Her bir servisin kendi veritabanı, kendiCI/CD pipeline’ı, kendi monitoring’i derken, ortaya çıkan toplam sistem yönetimi yükü inanılmaz boyutlara ulaştı.

Bir keresinde, bir yan ürünüm için bu yaklaşımı denediğimde, başlangıçta birkaç servisle yola çıktım. Ancak işler büyüdükçe, servis sayısı arttı ve her birinin iletişimi, hata yönetimi, dağıtık transaction’lar gibi konular tam bir baş ağrısına dönüştü. Servisler arasındaki bağımlılıklar o kadar karmaşık hale geldi ki, bir servisteki küçük bir değişiklik bile zincirleme reaksiyonlara yol açabiliyordu. Debugging süreci tam bir kabusa dönüşmüştü; bir hatanın kaynağını bulmak için saatlerce logları incelemem gerekiyordu.

Bu deneyim bana gösterdi ki, microservices her derde deva bir çözüm değil. Özellikle ekibiniz küçükse veya projeniz henüz başlangıç aşamasındaysa, daha basit ve monolitik bir mimariyle başlamak çok daha mantıklı olabilir. Zamanla, ihtiyaçlar arttıkça ve sistem karmaşıklaştıkça, bu monolitik yapıyı kontrollü bir şekilde daha küçük servislere ayırmak, genellikle daha sorunsuz bir geçiş süreci sunar. “Önce çalışsın, sonra güzelleştiririz” prensibi, bu bağlamda daha da önem kazanıyor.

Olay Güdümlü Mimari (Event-Driven Architecture) ve Aşırı Mühendislik

Olay güdümlü mimari (EDA), sistemler arasındaki gevşek bağlılığı teşvik etmesi ve gerçek zamanlı tepki verme yeteneği ile oldukça çekici bir konsept. Özellikle büyük ölçekli ve dinamik sistemlerde büyük faydalar sağlayabilir. Ben de bu konseptin potansiyelini fark edip, bazı projelerimde uygulamaya çalıştım. Ancak, her zaman olduğu gibi, ideal ile gerçek arasındaki farkı deneyimlemek kaçınılmaz oldu.

Bir kurumsal yazılım geliştirme projesinde, tüm iş akışlarını olay güdümlü bir yapıya oturtmaya karar verdik. Bu, başlangıçta oldukça heyecan vericiydi. Her işlem tamamlandığında bir olay yayınlanacak ve ilgili diğer servisler bu olayı dinleyerek kendi işlemlerini tetikleyecekti. Ancak kısa süre sonra, olayların yönetimi, sırası ve tutarlılığı konusunda ciddi sorunlar yaşamaya başladık. Hangi olayın önce gerçekleşmesi gerektiği, bir olayın başarıyla işlenip işlenmediğinin takibi, hata durumlarında geriye dönüş (rollback) gibi konular inanılmaz derecede karmaşıklaştı.

Bu durum, bana “aşırı mühendislik” (over-engineering) kavramını daha derinden anlamamı sağladı. Her zaman en karmaşık ve en “modern” çözümü seçmek zorunda değiliz. Bazen, basit bir REST API çağrısı veya doğrudan bir veritabanı işlemi, olay güdümlü bir sistemin getireceği karmaşıklıktan çok daha verimli ve yönetilebilir olabilir. EDA’nın gücünü takdir etmekle birlikte, onu gerçekten ihtiyaç duyulan yerlerde ve doğru şekilde kullanmanın önemini de bu deneyimlerimle öğrendim.

Sonuç: Öğrenmenin Sürekli Bir Döngü Olduğu Gerçeği

Bu yolculuk boyunca, teknolojinin sürekli değiştiğini ve dün “en iyi” olanın bugün “yeterli” olmayabileceğini gördüm. Ancak daha da önemlisi, bir teknolojinin kendisinden çok, onu uygulama şeklimizin ve projenin gerçek ihtiyaçlarının belirleyici olduğunu anladım. Bazen en parlak görünen trendler, bizim özel durumumuz için doğru cevap olmayabilir. Pragmatik olmak, trade-off’ları net bir şekilde görmek ve bazen de “bu işe yaramıyor” diyebilmek, uzun vadede daha sağlam ve sürdürülebilir sistemler kurmamızı sağlıyor.

Peki ya siz? Kariyerinizde çöpe attığınız, “keşke hiç bulaşmasaydım” dediğiniz teknolojiler neler oldu? Bu kararların ardındaki hikayeleri duymak isterim.

Paylaş:

Bu yazı faydalı oldu mu?

Yükleniyor...

Bu yazı nasıldı?

Sıkça Sorulanlar

Bu makale ile ilgili okurların sorduğu yaygın sorular.

Tek bir veritabanını kullanmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Benim deneyimime göre, tek bir veritabanını kullanmak başlangıçta basit ve yönetimi kolay görünür. Ancak, farklı iş yüklerinin aynı veritabanını paylaşması performans sorunlarına neden olabilir. Örneğin, bir uygulamanın yoğun işlem yapması, diğerlerinin performansını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle, tek bir veritabanını kullanmak yerine, farklı iş yükleri için ayrı veritabanları kullanmak daha avantajlı olabilir.
Bir teknolojiyi çöpe atmaya karar verirken hangi faktörleri dikkate almalıyım?
Benim deneyimime göre, bir teknolojiyi çöpe atmaya karar verirken, o teknolojinin vaat ettiği potansiyeli sunup sunamadığını, benim onu anlama veya uygulama şeklimin yeterli olup olmadığını ve alternatif teknolojilerin neler olduğunu dikkate almalıyım. Ayrıca, o teknolojinin uzun vadeli avantajları ve dezavantajları da önemli faktörlerdir.
Kariyerimde yanlış teknoloji seçiminin sonuçları neler olabilir?
Benim deneyimime göre, kariyerimde yanlış teknoloji seçiminin sonuçları çok ciddi olabilir. Örneğin, bir teknolojiyi yanlış şekilde uygulamak veya yanlış teknolojiyi seçmek, projenin başarısız olmasına neden olabilir. Ayrıca, yanlış teknoloji seçimi, zaman ve kaynak israfına da neden olabilir. Bu nedenle, teknoloji seçimi yapılırken dikkatli ve özenli olunmalıdır.
Deneyimleriniz ışığında, bir teknolojiyi öğrenmeden önce hangi soruları sormalıyım?
Benim deneyimime göre, bir teknolojiyi öğrenmeden önce, o teknolojinin amaçlarını, avantajlarını, dezavantajlarını ve alternatif teknolojileri sorgulamalıyım. Ayrıca, o teknolojinin benim projem veya iş yüküm için uygun olup olmadığını da değerlendirmeliyim. Bu soruları sormak, doğru teknoloji seçimi yapmamı ve zamanımdan ve kaynaklarımdan tasarruf etmemi sağlar.
ME

Mustafa Erbay

Sistem Mimarisi · Network Uzmanı · Altyapı, Güvenlik ve Yazılım

2006'dan bu yana sistem mimarisi, network, sunucu altyapıları, büyük yapıların kurulumu, yazılım ve sistem güvenliği ekseninde çalışıyorum. Bu blogda sahada karşılığı olan teknik deneyimlerimi paylaşıyorum.

Kişisel Notlar

Bu notlar sadece sizde saklanır. Tarayıcınızda yerel olarak tutulur.

Hazır 0 karakter

Yorumlar

Sunucu Taraflı AI Moderasyon

Yorumlar sunucuda yapay zeka ile denetlenir ve kalıcı olarak saklanır.

?
0/2000

Sunucu taraflı AI denetim

✉️ Ücretsiz · Spam yok · İstediğin an çık

Haftalık özet — AI değil, bizzat ben seçiyorum

Haftada bir mail: o haftanın en önemli yazısı, perde arkası notları, ve "bu hafta gerçekten kullandığım araç" bölümü. Az gürültü, çok sinyal.

  • 📌
    Haftanın en iyisi Sadece okumaya değer tek yazı
  • 🔧
    Alet çantası Bu hafta kullandığım araçlar
  • 🧠
    Perde arkası Blog'a girmeyen notlar

Spam yapmıyoruz. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. · Sadece Umami (self-hosted, Google yok) ile takip.

Okuma İstatistikleriniz

0

Yazı Okundu

0dk

Okuma Süresi

0

Gün Serisi

-

Favori Kategori

İlgili Yazılar